Dertli dertli yürürken dün sabah yolda, bir arkadaşıma rastladım. İki üç, hoş beş ederken, ayaküstü karşılaşmaların fiks mönüsüne geçildi. ‘Ne diyorsun son olaylara?’ dedim. ‘Son olaylar’, biliyorsunuz genellikle Ergenekon vesaire demek oluyor. Piposundan bir nefes çekti ve şöyle dedi:

“Bu aralar sen pek Ergenekon filan yazma.”
Cevap verdim:
“Bunu söyleyen ilk sen değilsin. Neden yazmayayım peki?”
Duyduğum en mantıklı cevabı verdi:
“Ortada iki tane kutu var. Kemalist kutusu, AKP/liberal kutusu. Sen başka bir şey söylüyorsun ama sana ayrı kutu açmıyorlar. Kolunu bacağını kırıp seni var olan kutulardan birine koyuyorlar. Sığsan da sığmasan da…”
“Haklısın” dedim, “Hakikaten de artık yazmayayım. Zaten senden-benden daha büyük bir dalga bu. Nasıl darbe olması istendiğinde işler tıkır tıkır yürütüldüyse oraya doğru, şimdi de başka bir yere doğru tıkır tıkır yürünüyor. Durum sadece kafa karışıklığıyla açıklanacak gibi değil. Bu başka bir şey.”

Sisi ve Hülya
Karşılıklı kafa salladık içli içli.
“Senin canın mı sıkkın bir şeye?” dedi.
Canım sıkkın olmaz mı? Hem nasıl sıkkın. Önceki gece Hülya Avşar Stüdyosu’na denk gelmişim. Sisi yayında. Alnının ortasında tuğrası, boynunda en az 20 santim çapında bakır, daire şeklinde bir kolye, makrome başka kolyeler, saçına sanırım Urfa işi yanar döner sarı-yeşil şal dolanmış, üzerinde sarı uzun bir tunik, ellerinde yüzüklü bilezikler.
Velhasıl, panayır yeri gibi bir kadın ve karşısında da onun söylediklerinin başına açacağı işleri düşünüp korktukça kikirdeyen Hülya Avşar. Lezbiyenlik, taşıyıcı annelik, donmuş spermler vesaire gibi tabu deviren konularda konuşuluyor ama ardından esas mevzuya geçiliyor. “Ben Ergenekon’um” diyor Sisi. Belli ki hınçlı bir kadın. Muhakkak sebebi vardır. Bütün dengeleri gözeterek sorgu sürecini anlatıyor. Ve konuşmanın bir yerinde şöyle bir şey söylüyor:
“Sorgu çok gelişmiş. Dayak yok, işkence yok. Yalnız arkada sürekli bir müzik. İnsanı dayaktan beter ediyor. Psikolojik baskı var tabii. Ama Avrupa standardında her şey.”
Sisi, psikolojik işkenceyi tarif ediyor ve Hülya Avşar da başını ‘aman ne güzel’ anlamında sallıyor. Ekranda ‘Avrupa standardında işkence’ övülüyor ve olay tabii ki burada kalmıyor.

‘Ergenekon’um’
Hülya Avşar Sisi’ye korka korka “Mafya ile ilişkin var mı?” sorusunu sormaya çalışıyor, ima etmekle yetiniyor. Sisi oradan mafya-kabadayı ayrımına akıyor. Silahı ne kadar sevdiğini anlatıyor, Cumhuriyet kadınları projesini anlatıyor. Gerçek bir iletişim uzmanı gibi arada anlayana küçük küçük siyasi mesajlar vererek, hatta bütün bir konuşmayı bu tür mesajlarla süsleyerek konuştukça konuşuyor. Avşar Sisi’yi sıkıştırmaya çalışıyor ve fakat her seferinde borçlu çıkıyor. “Ben Ergenekon’um” diyor Sisi ama çetelerle arasına mesafe koyuyor. Son olarak siyasi görüşü soruluyor cevap veriyor:
“Ben bir demokratım. (İyi başlangıç)
Ben bir vatanseverim. (Güzeeel!)
Ben bir Atatürkçüyüm. (İnce ayar!)”

AKP ve homoseksüeller
Karşısında iyi bir gazeteci olsa çok iyi konuşabilecek bir kaynak Sisi, bütün programdan bu anlaşılıyor. Bir ara AKP’den söz ediliyor. Sisi “Ben Meclis’in yüzde 90’nın heteroseksüel olduğunu sanmıyorum” diyor. Bunu fırsat “sanan” Hülya Avşar atlıyor:
“Yani o insanlar da AKP’ye oy vermiş olabilir. Yani 500 homoseksüelden diyelim ki 400’ü AKP’ye oy vermiş olabilir.”
Sisi ellerini çırpıyor:
“Çok hoş oldu bu! Demek sen ‘AKP’yi iktidara homoseksüeller getirdi’ diyorsun.”
Hülya Avşar başını masaya dayayıp kahkahalarla gülüyor. Böyle böyle devam ediyor program. Tam anlamıyla şirazesinden çıkmış bir muhabbet.
Bir dostumla telefonda konuşuyoruz bunları izlerken. Şöyle diyor:
‘Her halk hak ettiği şekilde çıldıracaktır’.
Bu yüzden hem dertli, hem de kolu bacağı kırık yürüyorum dün sabah yolda.

Ece Temelkuran